Erdoğan kime “bana her şeyimizi sattırdınız” dedi

Yıl 2005. Erdoğan, aile şirketlerini sattığını açıklamıştı. O günlerde Milliyet Gazetesi yazarlarının çeşitli konulardaki sorularını yanıtlarken, bu da gündeme geldi...

 

2 Mayıs'tan beri ülkemizin “ana gündemi” Sedat Peker'in iddiaları... Millet, bu vahim iddiaların soruşturulmasını ve adı geçen isimlerin inandırıcı açıklamalar yapmasını beklerken, bu olayın faturası da “dış güçlere” kesildi.

En önce Erdoğan'ın neler söylediğine bakalım.

Peker'in iddialarından 15 gün sonra yaptığı açıklamada, “Yürüttüğümüz kararlı mücadele sayesinde suç örgütlerini ülkenin ve milletin başına musallat olmaktan tamamen çıkardık.” deyip, şunları anlattı:

“Demokrasi ve hukuk dışı her araçtan medet umanlar, şimdi yeni arayışlara yönelmişlerdir. Türkiye’yi vesayetin, darbecilerin, gözü doymaz ekonomik tetikçilerin, demokrasiyi hazmedememiş iç ve dış siyaset mühendislerinin, her türünden çetelerin pençesinden nasıl kurtardıysak bu kirli senaryoyu da aynı şekilde bozacağız.”

26 Mayıs'ta da İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve Türkiye'nin son Başbakanı Binali Yıldırım'a sahip çıkarken, şöyle konuştu:

“Hedefin İçişleri Bakanımız değil büyük ve güçlü Türkiye'nin inşası gayretleri olduğunu anlamak için kullanılan araçlara ve onları kullananların siluetlerine bakmak yeterlidir... Ülkemiz, tarihinin her döneminde uluslararası operasyonlara maruz kalmıştı, bugün de aynı durumun devam ettiğini anlamak için öyle çok derin analizlere ihtiyaç yoktur. Bu defa da ülkemizi, suç örgütleri üzerinden hem içeride, hem uluslararası alanda kıskaca almak ve bundan siyasi sonuçlar üretmek peşindeler. Türkiye’de sosyal kaos denemeleriyle, terör örgütleriyle, darbe girişimleriyle, ekonomik tuzaklarla başarılamayan değişimin, siyasete müdahaleyle yapılacağını söyleyenler olduğunu hepiniz biliyorsunuz. Ortada makul, mantıklı, sahici hiçbir sebep olmadığı hâlde, seçimin 2023’te yapılacağını defalarca tekrarlamış olmamıza rağmen, erken seçim teranesi tutturanların sufleyi nereden aldıkları açıktır.”

Cumhur İttifakı'nın ortağı MHP Lideri Devlet Bahçeli'nin yaklaşımı da aynı oldu. Bahçeli, şu tabloyu çizdi:

“Açık seçik görüyoruz ki, Türkiye’nin çevresindeki sinsi ve sisli kuşatma sertleşmektedir. Emel sahipleri kartlarını açık oynamaktadır. Asıl mesele gündemi işgal eden iddia ve isnatların hem taraflarından hem de cesametinden çok daha ötesidir. Türk Milleti'nden öç almak için kuyruğa giren yerli ve yabancı mihraklar tacizlerine, tahriklerine, tahrip gücü yüksek şer kampanyalarına şu günlerde hız vermişler, derinlik katmışlardır. Herkesi uyarıyorum, hedef Türkiye’mizdir.”

Erdoğan ve Bahçeli böyle konuşur da iktidar medyası durur mu? Kollar sıvandı ve şunlar yazıldı:

“Joe Biden, Avrupa ülkeleri, suç örgütü lideri Sedat Peker ve Millet İttifakı'nın resmi-gayriresmi paydaşlarının ortak ağızdan erken seçim yaygarası... Adım adım planlanan operasyonun detayları ortaya çıkmaya başladı. Türkiye'ye yönelik 2021 yılı Ocak ayından bu yana adım adım ilerleyen siyasi karışıklık planının bugün suç örgütü lideri Sedat Peker ile devreye sokulan operasyonlar ve erken seçim yaygarası ile taçlandırılma çabası FETÖ'cü Emre Uslu'nun konuşmasıyla deşifre oldu. Uslu'nun Türkiye'de 6 aylık bir vadede siyasi değişiklik sinyalleri verdiği ortaya çıktı.”

“Biden geldi, Peker planı raftan indi... 15 Temmuz darbe girişimini 4 ay önce ‘fısıldayan’ eski Pentagon yetkilisi Michael Rubin’in 12 Ekim 2016 tarihli yazısı Sedat Peker’in içinde olduğu senaryoyu deşifre ediyor. Rubin, Erdoğan’ın üçüncü darbe girişimine maruz kalacağını ve darbenin Peker üzerinden olacağını öne sürüyor. Biden’ın göreve başlamasıyla 4,5 yıl önceki senaryonun raftan indiği görülüyor. Sponsor ABD, BAE ve FETÖ.”

“Senaryoyu FETÖ yazıyor, Peker oynuyor...”

Bu tespitlerden sonra Erdoğan'ın geçmişteki bazı sözlerini bir kez daha hatırlayalım mı?

SEN ADAM DEĞİL MİSİN GARDINI ALSANA

2011 Şubat'ında Kırgizistan'ı ziyaret ettiğinde, gündemde Mısır'da yaşananlar vardı. Gazetecilerin, “Bu gelişmelere Büyük Ortadoğu Projesi'nin (BOP) aşağıdan yukarıya gerçekleşmesi diyebilir miyiz?” sorusuna şu karşılığı verdi:

“BOP, Türkiye'deki kadar hiçbir yerde yanlış anlaşılmadı. Kılıçdaroğlu bana 'Obama'nın eş başkanı' diyor. Ama projede ilk aşamada üç ülke, Türkiye, İtalya ve Yemen eşbaşkandı. Ama proje doğmadan öldü. Bize düşen bu projede kadın hakları ve demokratikleşme idi. Proje ilerleseydi, kazanımlar sağlasaydık fena mı olurdu. Cumhuriyet tarihinde hep suçu batıya attılar. Siyonistler şöyle yaptı, böyle yaptı. Sen ne yaptın? Gardını alsana. Sen adam değil misin? Senin gardın düşmüş. O geldi vurdu, bu geldi vurdu.”

Erdoğan, Türkiye-Kırgızistan İş Forumu'nda yaptığı konuşmada ise şu tavsiyelerde bulundu:

“Bizim Türkiye’de 8 yıllık hükümet etme sürecindeki ekonomik sır dediğimiz kelimelerimizin, bir tanesi güvendir, bir tanesi istikrardır. Güven ve istikrar olmayan bir yere uluslararası sermaye, küresel sermaye girmez. Kırgızistan’da da öncelikle güven ortamını temin etme noktasında Kırgızistan yönetiminin çok daha hassas, titiz davranması gerekiyor. Onu da yine ikili görüşmede ifade ettim. Mafya, çeteler, yolsuzluk, rüşvet. Bunlar bizim ülkemizin de sıkıntısıydı. Büyük ölçüde bunu minimize ettik. Kırgızistan’da da buna benzer sıkıntıların olduğunu biliyorum... Sayın Başbakan da bunun farkında olduğunu söylüyor, ama bundan sürece yönelik de en azından rüşvet, vs. bu tür şeyler noktasında özel timler kurulması suretiyle bu işlerin üzerine gidilmesinde çok büyük bir fayda olduğuna inanıyoruz.”

“‘Benim mafyam iyidir.’ demeyeceğiz, ‘Hırsızım iyidir.’ demeyeceğiz. Tepelerine bineceğiz.”

BAŞKASINI SUÇLAMAK KENDİNİ ALDATMAKTIR

Erdoğan'ın başka açıklamalarını da aktaralım. Haziran 2014'te Birlik Vakfı'nın iftar yemeğinde, şunları söyledi:

“Belli meselelerde insanın kendisini değil de başkasını sorgulaması ve suçlaması bir kaçıştır. Bir kolaycılıktır. Daha da önemlisi, kendi kendisini aldatmasıdır. Bakın şu anda Irak ve Suriye tarihlerinin en zor süreçlerinden geçiyor. Hiç kimse çıkıp da ne Irak'ta ne de Suriye'de başkalarını, başka etkenleri, dış güçleri suçlamasın. Önce işe kendimizden başlamamız lazım. Herkes sorulması gereken soruları, eğer gerçekten cesursa kendisine yöneltsin... Küçük gibi görülen temel meseleleri ihmal edenler, büyük meselelerde başarı sağlayamazlar. Kendi nefsini terbiye edemeyenler, dünyaya istikamet çizemezler. Kendi evini, kendi bahçesini kendi sokağını, semtini ihmal edenler, dünya için söz söylemezler.”

Bir başka açıklamasında, “Şimdi tabii bizde bir adet var, ülkede başımıza bir şey geldiği zaman hemen 'dış güçler' deriz, 'yabancılar' deriz, 'şu' deriz, 'bu' deriz, onlara bazı isimler buluruz. Ve bunlar sebebiyle biz ayağa kalkamıyoruz, kalkanamıyoruz, birliğimiz beraberliğimiz bozuluyor filan. Yani bu doğru da olabilir, ancak ben buna katılamıyorum. Niye katılamıyorum? Eğer sizin bünyeniz güçlüyse, sağlamsa, bünyede olan virüs hiçbir zaman sizin vücudunuza zarar veremez.” dedi.

BİR DE BU VAR

Sedat Peker olayından önce gündemimizde olan bir konu da Ruhsar Pekcan skandalıydı. Ticaret Bakanı olan Pekcan'ın şirketinin, kendi bakanlığına dezenfektan sattığı ortaya çıktı. Bir hafta sonra görevden alınması bu skandala bağlanırken, aksine Erdoğan, Pekcan'ı “ülkemize yaptığı hizmetler için şahsı ve milletimiz adına şükranlarını sunarak” uğurladı. Dahası, “Bu arkadaşlarımızla ilgili sosyal medyada yürütülen linç kampanyalarını kınıyorum. Ülkemize hizmet eden herkes gibi bu arkadaşlarımızı da hep şükranla hatırlayacak, gerektiğinde birikimlerinden istifade etmeyi sürdüreceğiz.” dedi.

Peki Erdoğan'ın geçmişte bu tür ilişkiler hakkında ne düşündüğünü biliyor musunuz? Hemen hatırlatalım.

Yıl 2005. Erdoğan, aile şirketlerini sattığını açıklamıştı. O günlerde Milliyet Gazetesi yazarlarının çeşitli konulardaki sorularını yanıtlarken, bu da gündeme geldi.

Aile şirketlerini satmalarında basının etkili olduğunu belirten Erdoğan, “Her şeyimizi sattırdınız bana” diye serzenişte bulunduktan sonra kendisinin milletvekillerinin -devletle iş yapmamak koşuluyla- ticari faaliyette bulunmalarının normal karşılanması gerektiğine inandığını söyleyip, İtalya Başbakanı Berlusconi'nin durumunu örnek gösterdi.

TBMM'de 150 kadar milletvekilinin aynı zamanda ticari faaliyette bulunduğu yolundaki haberler hatırlatılıp, hükümetin siyasilerin ticari faaliyetlerini sınırlandıran bir etik yasa çıkartıp çıkartmayacağı sorulunca da şunları anlattı:

“Ben milletvekili olduğunuz anda işinizi yapamazsınız mantığına karşıyım. Şu denirse doğru bulurum: Devletle iş yapamazsınız denirse, doğrudur. Kayyuma devir bizim yasamızda yok. Milletvekili olunca niye işini bıraksın? Neden bunun da ekonomi için bir kayıp olduğunu düşünmüyoruz? Atıl bir kapasite oluşturuyoruz. Aktif kapasiyeti iş hayatından çektiğinde, parasını alıp bankaya yatırıp faaliyet dışı gelirle mi işi götürecek? Her şeyimizi devrettik zaten. Ne olacak benim param, bankada mı duracak? Şu anda duruyor da. Şimdi mecburen paramla ya gideceğim gayrimenkul satın alacağım, ya gideceğim kardeşime, çocuklarıma bu parayı devreceğim. Bir şey yapmam lazım. Şu anda meşru olarak zaten yapmam benim mümkün değil. Ama nedir, ben her zaman onu söylüyorum. Bizim işimizin de esası oydu zaten. Biz devletle iş yapmadık. Biz arazi koşturduk. Şu anda da ben ilke olarak ne kardeşime ne çocuklarıma hiçbir zaman devletle iş yaptırmam. Her şeyimizi devrettik.”

Erdoğan'la yapılan bu röportajla ilgili olarak Milliyet Yazarı Fikret Bila'nın, “Başbakan'ın siyaset-ticaret ilişkisine bakışı” başlıklı yazısında yaptığı şu tespitlerin de altını çizelim:

“Başbakan, siyasetçiler için devletle iş yapmamayı ve şirketlerinin yönetimlerinden çekilmelerini yeterli görüyor, ama Türkiye gibi siyaset-ticaret-mafya üçgeni içinde iş çevrilen bir ülkede, sınırların daha net ve kalın çizilmesi gerekli. Devletle iş yapılmasa bile, Türkiye'de salt siyasetçiye yaranmak için onlarla veya şirketleriyle iş yapmaya dünden hazır birçok kişi var. Bunun örnekleri de yaşandı. Keza, siyasete ticari işlerini büyütmek amacıyla girenler de oldu. Bunlar siyasi ahlaka aykırıydı. Keza aynı aykırılık medya için de geçerli. Sahibi olduğu medya organlarını siyasetin emrine ticaret için veren örnekler de belleklerde henüz taze. Bankasını hortumlayan medya sahipleri de taze örneklerden. Türkiye, siyaset-ticaret-medya ilişkilerinde iyi sınav vermedi. Bu nedenle, bu üçlü arasında aşılması zor, kesin sınırlar bulunması ve bu üçlünün denetim altında tutulması zorunlu...”

16 yıl sonra durumumuz ortada.

Gökten taş düşse, iğneyi kendimize batırmadan çuvaldız “dış güçlere” sokuluyor...

“Devletle iş yapamazsınız” diyen Erdoğan, devletle iş yapan Bakanı “şükranlarla” uğurluyor...

Türkiye, siyaset-ticaret-mafya üçgeni içinde çevrilen işleri konuşuyor...

İşte yepyeni Türkiye!..

Müyesser Yıldız

Odatv.com


 
 
Bu habere tepkiniz:
Müyesser Yıldız
İLGİLİ HABERLER
Odatv

Miras

"Kötü niyetli yapmış olsaydık..."